DİSK ne yapıyor?

İşçilerin canına kast edilen bu günlerde dahi mücadeleden kaçanlar, uzlaşmacı kimliklerine uygun bir şekilde süreci bir takım önerilerle yürütmeye çalışıyorlar.

  • Haber
  • |
  • Sınıf
  • |
  • 21 Mayıs 2020
  • 18:44

Sendikalarımıza çöreklenmiş bürokratların tablosu hakkında pek çok işçinin fikri var. Bu bürokratik kast, hak kazanımları için mücadele etmek bir yana, hak gasplarına bile tepki göstermiyor. Bir-iki söylemi dile getirmek dışında bir şey yapmıyorlar. Özellikle içinden geçtiğimiz pandemi sürecinde bu utanç verici tutumları daha da belirginleşti.

AKP-MHP rejiminin işçileri çalışmaya zorlamasından dolayı fabrikalar hastalığın merkezi haline geldi. Yüzlerce işçi virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Buna rağmen sendika bürokrasisinden ciddiye alınabilecek bir ses çıkmadı/çıkmıyor. Rejim ve sermaye işçileri ölüme sürüyor ama bu kastın mensupları kıllarını dahi kıpırdatmadı/kıpırdatmıyor. Salgın sürecinde karşıladığımız 1 Mayıs ise, bu perişanlığın çarpıcı bir resmi oldu.

Bu süreci “devlete görevlerini hatırlatmakla” geçiştiren DİSK bürokratları, aynı ataleti sürdürüyor. 14 Mayıs’ta “Covid-19 ve sonrasında DİSK’in Çalışma Yaşamı Yol Haritası”nı açıklayan DİSK yönetimi “lütfen sendikacılığı”na devam ediyor. Neo-liberal kapitalizmin iflasını bildiren yol haritası, yeni bir toplumsal düzen öneriyor. Hem de sermaye devletine!

Salgınla mücadelenin aklın ve bilimin ışığında, emek ve meslek örgütleri katılımı ile şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini söyleyen DİSK yönetimi; “çalışma sürelerinin kısaltılmasını, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği yasası kapsamında çalışanların sağlık hakkının korunmasını, işyerlerinde düzenli toplanan sağlık kurulları oluşturulmasını, covid-19’un meslek hastalığı kabul edilmesini” öneriyor. Ayrıca AKP-MHP rejiminin salgın bahanesiyle askıya aldığı sendikal haklar alanında Temmuz ayından itibaren olağan TİS prosedürüne dönülmesi, sendikalaşma önündeki engellerin (işkolu, işyeri barajı vb.) kaldırılması gibi talepler de ileri sürülüyor.

İşçilerin iş ve gelir güvencesine dair hazırlanan başlıkta ise işten çıkarma yasağının devam etmesini talep eden DİSK yönetimi, işten çıkarma yasağı sürecinde duran fabrikalardaki işçilere kısa çalışma ödeneği uygulanması gerektiğini ifade ediyor. İşsizlik Sigortası Fonu’nun bu süreçte işçilere tahsis edilmesini öneren DİSK bürokratları, halen sermayenin kasalarına dokunmaktan özenle kaçınıyorlar.

Sermaye devletinden ekonomi alanında ‘kamucu politikalar’ belirlemesini isteyen DİSK bürokratları, salgın günlerinde artan kadın işsizliği, kadına yönelik şiddet ve ev içi iş yükünün ağırlaştığına dikkat çekiyor. Rapor, cinsiyetçi toplumsal işbölümünün kadınların yükünü arttırdığı saptıyor, bu alandaki önlemlerin arttırılmasını, 6284 sayılı yasanın etkin bir şekilde uygulanmasını ve ILO’nun 190 sayılı Sözleşmesini onaylanmasını talep ediyor.

Salgının başlangıcından itibaren önerileri hükümet tarafından karşılanmadı diye yakınan DİSK yönetimi, bu talepler uğruna mücadelenin önümüzdeki -yani ricalarının- devam edeceğini “müjdeliyor”. Şu ana kadar yaptıklarının, ileride yapacaklarının teminatı olduğunu düşünürsek; bu “mücadele” ilanının kapitalistleri ve saray rejimini taviz vermeye zorlamasını beklemek, en hafif değimle abesle iştigal olacaktır.

İyi niyet göstergesi mi, bilinçli bir tutum mu?

DİSK yönetiminin yeni bir toplumsal düzen için sermaye devletine bir dizi öneri iletmesini, bu bürokratların iyi niyetine mi yormak gerekir yoksa uzlaşmacılığın yarattığı bir sınıf körlüğüne mi? Sermayeden böyle bir şey talep etmek için gerçeklik duygusunun yitirilmesi gerekiyor. DİSK şefleri de biliyor ki, rica-minnetle işçi sınıfının bir şey kazandığına tarih tanıklık etmemiştir.

Kapitalist toplum temel olarak iki sınıfa ayrılır ve bu iki sınıfın çıkarları birbirine taban tabana zıttır. Bu ise kesintisiz sınıf kavgası demektir. Nitekim işçi sınıfının 200 yılı aşkın tarihinin gösterdiği gibi en basit haklar bile ancak sınıfa karşı sınıf ekseninde geliştirilen mücadele ile kazanılmıştır. 8 Martlar, 1 Mayıslar, Kaveller, 15-16 Haziranlar, DİSK’in kuruluşu dahi bu gerçeği işaret etmiyor mu? Bu salgın koşullarında işçileri fabrikalara doldurup salgınla/ölümle baş başa bırakan bir rejimden kim için neyi istiyorlar?

“Devrimci sınıf sendikacılığı” yerine “çağdaş sendikacılığı” diline pelesenk eden DİSK yönetimi, ‘sınıf savaşı’ yerine ‘sınıf işbirlikçiliğini’ kendine düstur edinmiş görünüyor. İşçilerin canına kast edilen bu günlerde dahi mücadeleden kaçanlar, uzlaşmacı kimliklerine uygun bir şekilde süreci bir takım önerilerle yürütmeye çalışıyorlar. Dinci-faşist rejimin önerini zerre kadar ciddiye almadığını elbette onlar da biliyor. Ama bir şey yapmış görünmek de istiyorlar.

Görünen o ki, işçi sınıfı ile yaşam koşulları ve dolayısıyla ideolojik olarak da aralarındaki mesafe açıldıkça, bürokratlar düşman sınıfın kampına yaklaşıyorlar. Benimsedikleri ideolojik bakış ise mücadele yöntemlerini belirliyor. Pratikleri ne iddia ne cüret ne cesaret kaldığını gösteriyor. Bu icazetçi bakışsa işçi sınıfına bir şey kazandırmadığı gibi elinde olanı da yitirmesine yol açıyor.

Kısacası yüzlerini temsil etme iddiasında oldukları işçi sınıfına değil, sermaye devletine dönmeleri de son derece bilinçli bir ideolojik tutumdur.

Şu günlerde 5. yılına girdiğimiz Metal Fırtına ise bu bürokratik zihniyeti silip atacak potansiyelin açığa çıkışıydı. O günden bugüne yerli yerinde duran sorunlarsa yeniyi yaratacak dinamiklerdir aynı zamanda. İşçi sınıfı gerçek öncüsüyle buluştuğunda sınıf kavgası daha bir güçlenecek, adımlarını daha sağlam atacaktır.

Y. Leyla