Türk sermaye devleti geçtiğimiz günlerde İslam İşbirliği Teşkilatı İş Sağlığı ve Güvenliği ile yaptığı toplantıda İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğünce Filistin Çalışma Bakanlığı ve Filistin Sanayiciler Federasyonu’nun uzmanlarına iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vereceğini açıkladı. Türkiye daha önce de Umman, Azerbaycan, Sudan, Arnavutluk, Bahreyn, Uganda, Pakistan, Bangladeş ve Brunei Sultanlığı’na benzer eğitimler veriyordu.
Oysa iş sağlığı ve güvenliği konusunda eğitim veren Türk sermaye devletinin bu konuda karnesi sayısız kırıkla dolu. Neredeyse her gün onlarca işçinin iş cinayetlerinde katledildiği, sakat kaldığı bir ülkenin iş sağlığı ve güvenliğinde eğitim vermesi oldukça ironik duruyor. Üstelik yaşanan iş cinayetleri OHAL’in baskı ve zorbalığıyla, patronlara verilen teşviklerle katbekat arttı.
İSİG Meclisi’nin Haziran ayında açıkladığı verilere göre daha 2018’in ilk altı ayı bile dolmadan 906 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. İş cinayetlerini arttıran bir diğer neden de OHAL oldu. Sermaye devletinin şefleri patronların huzurunda “OHAL’i grevleri yasaklamak için kullanıyoruz” diyerek, itirafta bulunmuştu. Nitekim on binlerce işçinin insanca yaşamak için yaptığı grev ve eylemler “milli güvenlik” gerekçesiyle patronların yararına yasaklanırken, baskı ve zorbalıkla karşılaşırken, işçiler güvencesiz ve kötü koşullarda çalışmaya, ölmeye mahkum edildi. OHAL’in ilk iki yılında en az 3.690 işçi iş cinayetlerinde katledildi.
Türk sermaye devletinin iş sağlığı ve güvenliği politikaları Çalışma Bakanının bir ziyarete gittiği hastanede baretsiz çalıştırılan işçiyi görüp baret taktırmasından ibarettir. Üstelik sermaye devleti patronlara öyle kusursuz hizmet etmektedir ki düzen yargısı toplumda derin etkiler bırakan Soma, Torunlar vb. gibi işçi katliamlarında patronları aklarken, işçileri neredeyse suçlu çıkarmıştır. Soma’da 301 maden işçisinin katledilmesinde patronlar kadar devletin de payı vardır. Maliyeti yükseltecek gerekçesiyle bizzat iktidarın muhalefeti ile madende yaşam odalarının yapılması engellenmiştir. Soma’nın failleri bizzat yargı tarafından korunup kollanmış, dişe dokunur bir ceza bile almamışlardır. Torunlar’da 11 işçiye mezar olan şantiyenin açılışına bizzat devlet yetkilileri gelmiş, katliamdan sonra aylarca süren yargılama patronların lehine sonuçlanmıştır. Yani devletin işçi katliamlarına dair politikası patronlar lehine cezasızlık, katledilen işçiler ve ailelerine de en iyi ihtimalde dahi basit tazminatlardır.
Son 16 yılda sermayenin demir yumruğu olmaya soyunan AKP iktidarı döneminde resmi rakamlara göre 21 bin 208 işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetmiştir. Katledilen işçilerin %90’ı sendikasız ve büyük bir kısmı da kayıt dışı çalıştırılmıştır. Bir başka deyişle işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü iş cinayetlerini arttıran bir diğer faktör olmuştur. Kuşkusuz bu örgütsüzlükte grev yasaklamakla övünen, hakkını arayan işçileri, emekçileri, sendikacıları “terörist” ilan edip tutuklayan sermaye devletinin payı oldukça büyüktür.
Bunun son örneğini yakın zamanda 3. havalimanı inşaatında yaşanan iş bırakma eyleminde gördük. Neredeyse her gün iş cinayetlerinde birkaç işçinin öldüğü veya yaralandığı, adeta temeli işçilerin kanıyla atılan 3. havalimanında işçiler çalışma şartları, barınma ve ulaşım gibi bir dizi sorunun çözülmesi için iş bırakmış, ardından da dizginsiz bir devlet terörü ile karşılaşmıştı. 600 işçi gözaltına alınıp 24 işçi ve sendikacı tutuklanmıştı. O günden bu yana havalimanında işler jandarma ve polisin silah zoruyla yürütülmeye devam ediyor. 29 Ekim’de büyük bir şovla kısmi açılışı gerçekleştirilen havalimanı, tarihe sermaye devletinin övündüğü gibi büyüklüğü ile değil, yaşanan iş cinayetleri ile geçecektir.
Bu tablo bir dizi ülkeye iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermek için harekete geçen Türk sermaye devletinin ikiyüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne seriyor. İşçi ve emekçilerin alınteri, canı ve kanı üzerinden servetlerini katbekat arttıran, “itibardan tasarruf olmaz” deyip saraylarına, makam odalarına harcamalar yapanlar bugün de işçi sağlığı ve güvenliğinin maliyetini azaltmayı tartışıyorlar. Krizi bahane ederek gündeme getirdikleri işten atma saldırıları ile işçi ve emekçileri güvensiz, kötü koşullarda çalışmaya mahkum ediyorlar.
İş cinayetlerinin ve kazalarının gittikçe ağırlaşan tablosu ile mücadele sermaye düzeninin hazırlayacağı yasa ve düzenlemelerden ziyade işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ile mümkündür. Çünkü işçi sınıfının örgütsüz tablosu; sermaye düzeninin saldırılarını kolayca gerçekleştirmesi, bu saldırıların işçi ve emekçilerin mücadelesi ile bertaraf edilememesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, alınterimizi verdiğimiz bu düzene canımızı vermemek için daha örgütlü olmak ve mücadele etmek dışında bir seçenek yoktur.